Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim: 1938’den 2014’e, SA’dan IŞİD’e.

ümidin düşmanıdır

 
Kasım 2014, Mesele
“1932 yılında hücum askerleri (SA) bir yürüyüş esnasında ‘Yahudi kanı bıçaktan damladığında…’ cümlesinin geçtiği bir şarkı söylüyorlardı. Hemen eşimle ‘Buradan nasıl gidebiliriz?’ diye konuştuk.”
Bu sözlerin sahibi Otto Frank, nesiller boyunca Almanya’da yaşamış Yahudi bir ailenin oğluydu. Tıpkı o yıllarda Almanya’da yaşayan 500 bin Yahudi gibi. Frank ailesi, faşizmin şarkılarla söylenecek kadar sıradanlaştığı bu ülkeden, vakit kaybetmeden göç edip Amsterdam’a yerleşti. Orada tanıştıkları diğer mültecilerle dayanışarak ayakta kalmaya çalışıyorlardı. Ancak 1940’ta Hollanda da Nazi işgaline uğradığında, Yahudilere yönelik terör başladı. Sokaklarda aşağılanıp dövülmekle başlayan bu süreç, hızla Yahudilerin katledilmesine doğru evrildi. İşgalcilerin emriyle her yere “Yahudileri istemiyoruz” yazılı tabelalar asıldı. Doğu Avrupa’da Nazi komando birlikleri (Einsatzgruppen) mümkün olduğu kadar çok Yahudi, Çingene ve partizan öldürme emri almışlardı. Bir yıl içinde yaklaşık bir milyon kadın, erkek ve çocuk öldürüldü. Polonya’da kurulan imha kampları, mümkün olduğunca çok sayıda insanın en hızlı şekilde öldürülmesi ve yakılması için inşa ediliyordu. İmha kamplarına getirilen insanlar, hemen sınıflandırılıyor; hamile kadınlar, 5 yaşından küçük çocuklar, yaşlılar ve hastalar hemen o gün gazla öldürülüp cesetleri yakılıyor; diğerleri ise, insanlık dışı şartlarda çalıştırılıyor ve çoğu bu koşullara dayanamayarak ölüyordu.
İşte Anne Frank; babası ’ın #Amsterdam’daki ofisinin arkasındaki gizli bölmede (Anne buraya “Arka Ev” adını verir) ailesiyle saklanmaya başlayan 13 yaşındaki bu kız çocuğu, iki yıl süren bu hapis hayatı boyunca tuttuğu günlükle bu vahşete tanıklık etti.
“Dünyanın nasıl yavaş yavaş bir çöle dönüştüğünü görüyorum, bizi öldürecek olan, yaklaşan gök gürültüsünü duyuyorum, milyonlarca insanın acısını hissediyorum ve yine de gökyüzüne baktığımda bütün bunların iyi bir şekilde sonuçlanacağını, bu zulmün sonlanacağını, huzur ve barışın dünya düzenine geri geleceğini düşünüyorum. Bu arada düşüncelerimi yüksek ve diri tutmam gerekiyor, belki gelecek zamanlarda bunların gerçekleşmesi mümkün olur.”
#Anne Frank, bu satırları yazdıktan üç gün sonra, 4 Ağustos 1944’te bir ihbar üzerine Arka Ev baskına uğradı ve evde saklanan tüm Yahudiler Auschwitz toplama kampına gönderildi. Anne ve ablası Margot, Mart 1945’te kampta yayılan tifüs salgınında öldüler ve cesetleri büyük çukurlara gömüldü.
**
İhanete uğrayan devrimden çıkan sonuç: Nazizm
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanya’da yükselen ekonomik kriz, 1929 Dünya Kriziyle birlikte ile iyice ağırlaşmıştı. Milyonlarca insan işsizlik ve derin bir yoksulluk içindeydi. Siyasi yaşamı giderek radikal eğilimler belirlemeye başlamıştı. Bir yanda Komünist Parti, öteki yanda Nasyonal Sosyalist Parti krizden çıkışın birbirine karşıt iki gücüydü.  1918’de patlayan ama büyük bir sınıf gücünü elinde bulundurduğu halde bürokratik anlayışlarla yozlaşan SPD tarafından ihanete uğrayan devrim, 1921’de ve 1923’te Komünist Parti önderliğinde iki kez daha sahneye çıktı. Ancak yenildi. Artık meydan diğer güce kalmıştı: Kitlelere işsizlik ve yoksulluktan çıkış yolu olarak bir “düşman hedef” gösteren ve kitlelerin kırılan onurunu “üstün ırk” söylemiyle tamir eden Nazizm.
Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi (NSDAP), Weimar cumhuriyetinin düşmesine karşı oluşan milliyetçi tepkiden yararlanarak Bavyera’da gelişmeye başladı. Yarı askeri örgütü SA’nın (Hücum Birliği) kumandanı olsa da Hitler, henüz Bavyera dışında pek tanınmıyordu. Ancak Alman ordusu ve işveren sendikaları ile partiyi geliştirecek ilişkiler kurdu. Bir yandan işçilere “iş ve sosyal haklar” vaat ediyor, öte yandan sanayiciler ve büyük toprak sahipleri nezdinde meşruiyet kazanmaya çalışıyordu. Onlara karşı en büyük kozu ise, yükselen sol hareketti. “Ya gamalı haç, ya da Kızıl Yıldız” diyordu.
Alman burjuvazisi ekonomik krizden çıkmanın ilk adımı olarak –her zamanki gibi- işçi ücretlerinin düşürülmesi, toplu sözleşmelerin iptal edilmesi ve sendikalar kapatılmasını öneriyordu. Özellikle Thysenn ve Krupp gibi ağır sanayiciler, her türlü emek maliyetinden kurtulup kendilerine yeni pazarlar açacak “güçlü” bir devlet istiyorlardı. Bu anlamda tek seçenek, Nazi Partisi’ydi. Söz konusu sanayi devleri, kesenin ağzını açtılar ve 1930 yılında NSDAP’ın seçim kampanyasına para yağdırdılar.
Böylece 1928’de 12 milletvekili çıkarabilen Nazi Partisi, 1930 seçimlerinde meclise 107 milletvekili soktu. 1931 Ekim’inde Cumhurbaşkanı Hindenburg, Hitler’den koalisyon hükümetine katılmasını istedi ama Hitler kabul etmedi. 1932’de 13 milyon oy toplayan Hitler, 30 Ocak 1933’te hükümet başkanı oldu. Her fırsatta “Biz parlamenter bir parti değiliz” diyen Hitler, anayasaya uyma zorunluluğu hissetmeden devleti istediği biçime sokma niyetinde olduklarını da açıkça belirtiyordu.
Alman faşizmi, tamamen “demokratik” seçimlerle ve anayasal sistem içerisinde tamamlandı. Nazi Partisi, iktidara gelir gelmez ilk “derin” planını gerçekleştirdi: Reichstag yangını. 27 Şubat 1933 gecesi Alman Parlamentosu kundaklanıyor, Nazizmin ideologlarından Goebbels, yanan binayı görür görmez Gestapo şefine dönüp şöyle emrediyordu: “İşte komünist ihtilali başlıyor! Bir dakika bile bekleyemeyiz. Acımak yok. Her komünist görüldüğü yerde öldürülecek. Bütün komünist vekiller hemen bu gece asılacak!”
Reichstag yangını, hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamadı ama yıllar sonra Nazi katilleri yargılayan Nürnberg Mahkemeleri’nde yangının Naziler tarafından kendi siyasi hesapları gereği çıkarıldığına yönelik kanıtlar ortaya çıkarıldı.
İşte bu “derin” Nazi planı, tıkır tıkır işledi ve yangının ertesi günü, 28 Şubat 1933’te sivil özgürlükleri askıya alan kararname yayınlandı.  Tüm komünistler tutuklandı, hapse atıldı ve muhalefetin sesi kesildi. Bu kararnameye dayanılarak 83 komünistin milletvekilliği düşürüldü ve alelacele bir oylama yapılarak sağlanan çoğunlukla Hitler, parlamentonun onayını almadan dört yıllık yasalar çıkarabilme yetkisini elde etti. Yasa çıkarma yetkisinin parlamentodan alınmasının ardından, Yeni Partilerin Kuruluşunu Engelleyen Yasa ile tüm muhalefet ortadan kaldırdı. Yürütme üzerinde yasamanın denetimi ilkesi ortadan kalktığında, ülkedeki tüm kurumlar üzerinde Nazi kontrolü sağlanmış oluyordu.
30 Haziran 1934’te, kendisine karşı “darbe” yapacağından korktuğu, SA’nın önemli isimlerini öldürttüğü “Uzun Bıçaklar Gecesi”nin ardından Hitler hem siyasi rakiplerinden kurtulmuş oluyor, hem de yanında saf tutmuş olanlara hiç kimseye acıma gösterilmeyeceği mesajını veriyordu. Bu şekilde ülkede “nizam intizam” sağlayan Nazi Partisi, kitlelerin de desteğini almıştı; çünkü ırkçı yasalarla ekonomik yaşamdan kovulan Yahudilerden boşalan yerlere Almanlar yerleşiyor; karayolları, inşaat ve bayındırlık alanları ile silah sanayiinde istihdam edilen işgücü ile işsizlik hızla azalıyordu.
1935 yılında yürürlüğe giren ırk kanunları ile sadece “Alman kanı” taşıyanlar vatandaş sayılıyor, bunun dışında kalan herkes “aşağı ırk” olarak görülüyordu. Yahudiler, komünistler, Çingeneler, Siyahlar gibi, Ari ırkı bozan unsurlar olarak görüldüğü için yaklaşık 100 bin engelli insan Naziler tarafından öldürüldü.
9 Kasım 1938: Kristal Gece
28 Ekim 1938’de Nazi Partisi 17 bin Polonyalı Yahudi’yi sınır dışı etti. Polonya’nın da kabul etmediği bu insanlar, Zbaszyn kasabası yakınlarındaki sahipsiz bölgede kalakaldılar; çoğu soğuk, açlık ve hastalıktan hayatını kaybetti. Burada kaderine terk edilenlerin arasında 17 yaşındaki Polonya Yahudisi Herschel Grynszpan’in ailesi de vardı. Kız kardeşi Berta, Herschel’e yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Kimse bize ne olup bittiğini söylemiyor, fakat bunun bir sona gidiş olduğunu anladık. Tek kuruş paramız bile yok. Bize biraz yollayabilir misin?” O sırada Paris’te bulunan Herschel, hiçbir şey yapamadan, çaresizce izlediği ölümlerin sonucunda 7 Kasım günü eline bir silah alarak Paris’teki Alman büyükelçiliğine girdi ve diplomat Ernst vom Rath’ı vurdu. Diplomat iki gün sonra öldüğünde Naziler, bunu Yahudilere karşı kitleleri kışkırtmak için fırsata çevirmekte gecikmediler ve Herschel’in Almanya’ya karşı planlanan büyük bir Yahudi komplosunun bir parçası olduğunu öne sürdüler.
 
9 Kasım’da Propaganda Bakanı Goebbels, Münih’te Yahudi karşıtı bir konuşma yaptı. Partisinin bu “komplodan” dolayı bir saldırı başlatmayacağını ama halkın tepkisine de müdahale edilmeyeceğini duyurdu. Gece sivil ajanlar işbaşındaydı tabii… Yahudilerin evlerine, işyerlerine ve ibadethanelerine saldırı başladı. Polis ve itfaiye olaylara kasıtlı olarak müdahale etmedi. Gece boyunca süren saldırı, yağma ve katliam sonucunda 91 Yahudi öldürüldü, yüzlercesi ağır yaralandı. Yahudilere ait evler ve 7500 dolayında işyeri yıkıldı, tahminen 177 sinagog ateşe verildi. Saldırı öyle büyük çaplıydı ki, ertesi sabah kent sokakları cam kırıklarıyla kaplanmıştı. Kırık camlara yansıyan gün ışığı nedeniyle “Kristal Gece”( Kristallnacht) adıyla anılan saldırının ardından 30 bin Yahudi erkek tutuklanarak toplama kamplarına, birçok Yahudi kadın da hapishanelere gönderildi. Yahudilerin dışarıya çıkabilecekleri saatleri sınırlandıran sokağa çıkma yasakları kondu. Müzelere, kamuya açık oyun sahalarına girişleri daha önceden yasaklanmış olan Yahudilerin, devlet okullarına gitmeleri de yasak hale getirildi. Birçok Yahudi bu süreçte ülkeden kaçmaya çalışıyor, başaramayanların çoğu çaresizce intihar ediyordu.
Kristal Gece’nin ardından gerçekleştirilen Bakanlar Kurulu toplantısının tutanakları, tarihten bugüne, her türden vahşet ve katliamın ardında daima varlıklı sınıfın pek sayın üyelerinin bulunduğunu açıkça ortaya koyuyordu:
Sigorta şirketleri temsilcisi: “Sadece kırılan pencere camlarının maliyeti 5 milyon markı buluyor. Bunları ödediği takdirde tüm sigorta şirketleri batar.
Mareşal Goering (Bağırarak): “Bu böyle devam edemez, bunu kaldıramayız!” (Heydrich’e dönerek) “Bu kadar çok değeri yok edeceğine, keşke 200 Yahudi öldürseydin!” 
Nitekim Goering’i bu kadar “öfkelendiren” ihtimalden kaçınmak, yani Alman sigorta şirketlerini batmaktan kurtarmak için Bakanlar Kurulu derhal gereken önlemleri aldı. Kristal Gece’de yaşananların sorumlusu Yahudiler idi, o halde maliyeti onlar yüklenmeliydi.  12 Kasım’da Nazi devleti Almanya’daki Yahudi cemaatine 1 milyar Mark ceza kesti. Çünkü halkı galeyana getiren ve sorumlu olanlar, Yahudilerdi! Cam kırığıyla kaplı sokakları Yahudiler temizleyecek, binaları onaracak ve oluşan hasarlar için de sigortadan para almayacaklardı.
Kristal Gece ile birlikte Alman faşizmi imha siyasetinde bir üst aşamaya geçti. Toplumdan tecrit etmenin yeterli olmadığı, öldürme ve yok etmenin, yani soykırımın giderek toplumsal meşruiyet kazandığı bir noktaydı bu. Kendini gücünün zirvesinde hisseden Alman faşizmi, bu noktadan sonra dünyaya gözünü dikecek ve faşizmin her zaman ihtiyaç duyduğu “savaş siyasetini” devreye sokacaktı.
40 yıl sonra: İsimler farklı vahşet aynı
Birgül Sarıkaya da, tıpkı Anne Frank gibi, bir başka vahşetin tanığı idi. Aralık 1978’de Alevi mahallelerine yönelik planlanıp uygulanan Maraş Katliamı sırasında 15 yaşındaydı. Maraş Yenimahalle’de Alevilerle Sünniler komşuydu, aralarında bir sorun yoktu. Ama katliamdan bir iki hafta önce hava birden değişti. Önce babası, bir arabanın kendisini takip ettiğini söyledi. Katliamdan 9 gün önce, 10 Aralık’ta iki kişi geldi mahalleye, sırayla evleri gezdiler. Nüfus Müdürlüğü’nden sayım için geldiklerini söyleyip tüm kimlik bilgilerini aldılar. Çıkarken de kapıya kırmızı boyayla çarpı koydular. Sebebi sorulduğunda, “Bu ev sayıldı ya, yeniden sayılmasın diye koyduk” dediler.
Katliamın başladığı sabah bakkala uğradı Birgül. Bakkal ona “Az sonra olacaklardan haberin var mı?” diye sordu. Eve gelip babasına anlattığında babası cevap vermedi. Cami hoparlöründen “Alevilerin ölümü vaciptir, bir Alevi’yi öldürün 40 defa hacca gitmiş olursunuz” diye anons edildiğini duydular. Bir saat sonra evlerine taşlar atılmaya başladı. Birgül pencereden baktığında evin önünde yüzlerce kişinin ellerinde silah, bıçak, saldırma, cop ve gaz bidonlarıyla biriktiğini ve evlere girmeye çalıştıklarını gördü. Kalabalık camları kırıp içeri bidonla gaz döktü ve ateşledi. Babası, “Çocuklarıma dokunmayın, bana ne yapıyorsanız yapın” diye bağırıyordu. Eve doluştular. Biri pompalı tüfekle babasını karnından ve kalbinden vurdu. Annesi, üzerine kapanmak isteyince onun da gözüne saçmalı tüfekle ateş ettiler. Anne kör oldu. Vahşet bitmemişti. Kudurmuş kalabalık bu kez çocuklara yöneldi, onları hırpalamaya ve taciz etmeye başladı. Üç kız kardeş ağlayarak babalarının cesedini evden çıkarmaya çalışıyorlardı ama onları saçlarından sürükleyip eve tıktılar. “Bekleyin, dönüp sizi de yakacağız” diye yakındaki bir başka eve yöneldiler. Çocuklar komşu Hacer teyzenin evine sığındılar. Sünni’ydi Hacer, ama bunun önemi yoktu onun için. Çocukları hemen içeri aldı ve tehditlere rağmen çocukları katillere vermedi.
Zulümle işlenen kolektif hafıza 
1978 Maraş katliamı, Alevilerin yaşadığı ne ilk ne de son zulümdü.

  1. yüzyılda ortaya çıkan Şeyh Bedreddin isyanı, Osmanlı’nın şeri kanunlara yöneldiği merkeziyetçi devlet yapısına karşı ilk ayaklanmaydı. 1420’de müritleriyle birlikte idam edilen Şeyh Bedreddin’den bugüne Alevi toplumu daima Sünni otoritenin düşmanı oldu. 1445’te bir Şia mezhebi olan Hurûfilerin önderinin, müritlerin gözü önünde ateşe atılmasıyla başlayan imha siyaseti katliam ve zorunlu göç uygulamalarıyla devam etti. 1470’lerde II. Mehmed tarafından Rumeli’ye sürülen Alevi toplulukları, II. Bayezid döneminde toplu idamlarla yok edildi. Kızılbaşlarla ilgili ilk fetva, 16. yüzyılın başlarında yayınlandı. Osmanlı müftüsü Hamza Saru Görez, fetvasında şöyle diyordu:

“Ey Müslümanlar bilin ve haberdar olun ki, reisleri Erdebiloğlu İsmail olan Kızılbaş topluluğu, Peygamberimizin şeriatını, sünnetini, İslam dinini, din ilmini, iyiyi ve doğruyu beyan eden Kuran’ı küçük gördüler. Yüce Tanrı’nın yasakladığı günahlara helal gözü ile baktılar. Kutsal Kuran’ı, öteki din kitaplarını tahkir ettiler ve onları ateşe atarak yaktılar. Hatta kendi melun reislerini Tanrı yerine koyup ona secde ettiler. Hazreti Ebu Bekir’e, Hazreti Ömer’e sövüp, onların halifeliklerini inkâr ettiler. Peygamberimizin karısı Ayşe anamıza iftira ettiler ve sövdüler. Peygamberimizin şeriatını ve İslam dinini ortadan kaldırmayı düşündüler. Onların burada bahsedilen ve bunlara benzeyen öteki kötü sözleri ve hareketleri benim ve öteki bütün İslam dininin âlimleri tarafından açıkça bilinmektedir. Bu nedenlerden ötürü şeriat hükmünün ve kitaplarımızın verdiği haklarla, bu topluluğun kâfirler ve dinsizler topluluğu olduğuna dair fetva verdik. Onlara sempati gösteren, batıl dinlerini kabul eden ve yardımcı olanlar da kâfir ve dinsizdirler. Bu gibi kimselerin topluluğunu dağıtmak bütün Müslümanların vazifesidir. Bu arada, Müslümanlardan ölen kutsal şehitlerin yeri cennettir. O kâfirlerden ölenler ise, hakir olup cehennemin dibinde yer tutacaklardır. Bu topluluğun durumu kâfirlerin (kitap sahibi Hıristiyan ve Yahudilerin) halinden daha kötüdür. Bu topluluğun kestiği veya gerek şahinle gerek ok ile gerekse köpek ile avladığı hayvanlar murdardır. Onların gerek kendi aralarında gerekse başka topluluklarla yaptıkları evlenmeler muteber değildir. Bunlara miras bırakılmaz.”
II. Bayezid’in oğlu Yavuz Sultan Selim ise Kızılbaşların yaşadığı Safevi hanedanı toprağına saldırarak 40 bin Alevi’yi kılıçtan geçirdi, Şeyhülislam İbn-i Kemal’e Kızılbaşların öldürülmesini haklı göstermek üzere yeni bir fetva hazırlattı.
1500’lerde Osmanlı Devleti girdiği savaşları kazanarak gücünü pekiştirmiş, artık resmen şeriata dayalı bir imparatorluk haline gelmişti. Bunun sonucu, kuşkusuz Sünni mezhebi dışındaki tüm topluluklara yöneltilen ayrımcılıktı. 16. yüzyıl boyunca Kızılbaş olmak başlı başına bir suç sayılıyor ve Aleviler sürekli gözetim altında tutuluyordu. Sahte belgeler ya da ihbarlarla yapılan haksız yargılama ve infazlar, zorunlu göç ettirme, kürek cezaları, boğdurma veya recm yoluyla öldürme bu “gözetim”in uzantılarıydı. Bektaşiliğin yaygın olduğu Yeniçerilere yönelik olarak yürütülen baskı da, bu zulmün diğer bir yüzüydü. Alevi ve Bektaşi tekkeleri kapatılıyor, dergâhları yıkılıyordu. Osmanlı’nın son yıllarına kadar aynı siyaset devam etti. Aleviler, türlü çeşit suçlamalara maruz kalarak adeta ortaçağın cadıları gibi, toplumsal yaşamdan dışlandılar.
TC’nin farkı!
Bütün bunların Aleviler üzerinde yarattığı etkiler, bu toprakların tarihi açısından hazindi. Aleviler, ücra köylere, yüksek dağlık alanlara, derin vadilere ve yoğun orman bölgelerine, yani gözden uzak kalabilecekleri yerlere yerleşmeye başladılar. Ancak ne yazık ki, bu ülkenin en yüksek rakımlı illerinden olduğu için yerleşmiş oldukları Dersim de, Alevileri katliamdan korumaya yetmedi.
Osmanlı döneminde yayılan “kâfir, Kızılbaş, dinsiz, ahlaksız” gibi söylemlerin “laik” TC döneminde sona ereceğini umut eden Aleviler, yeni rejimi gönülden desteklediler. Ancak Cumhuriyet kadroları, rejimin bekasını sağlama aldıkları anda, yan yana mücadele verdikleri toplumsal kesimleri baskı altına almakta hiç tereddüt etmediler.
1937’de Dersim’de 13 binden fazla insanın öldürüldüğü ve 12 bine yakın insanın zorunlu göçe tabi tutulduğu katliamı, 1938’de Erzincan’da 95 köylünün kurşuna dizildiği Zini Gediği katliamı izledi. Aleviler, bu ülkede her zaman gizlenerek ve dikkat çekmemeye çalışarak yaşamak zorunda bırakıldı.
Birgül Sarıkaya’nın 15 yaşında tanıklık ettiği 1978 Maraş katliamından iki yıl sonra, Mayıs 1980’de Çorum katliamı yaşandı. Ülkücüler ve İslamcılardan oluşan linç güruhu, Alevi mahallesi olarak bilinen Milönü mahallesine saldırarak, çoğu Alevi olan 57 kişiyi öldürdü, yüzlerce kişiyi yaraladı. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı öncesinde kızların kıyafetlerine yönelik olarak dağıtılan “İslamcı Gençlik” imzalı bildiri şöyleydi:
“Müslüman namusuna sahip çık! 19 Mayıs gösterileri adı altında yine namuslu bacılarımızın iffet ve hayâsına kahpece saldıracakları bir gün geliyor. (…) Kurtuluş Savaşında namusunu Yunan eli kirletmektense ölmeyi tercih eden mübarek ninelerimizin kemikleri sızlamaz mı? Ey Müslüman, düşün, süngüyle ama karnında çocuk öldüren zihniyetle bu zihniyetin farkı ne? Namazını kıl, orucunu tut yeter; karışan mı var diyen gafil Müslüman, sen de düşün… Düşün ki, haddini bilmeyenlere bildirelim hadlerini. Şu hadis-i Şerifi asla unutma, haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Ne mutlu canı ile, kanı ile, malı ile CİHAD edenlere…”
28 Mayıs’ta “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganlarıyla yürüyüşe geçen saldırganlar, Alevilerin ve solcuların evleriyle işyerlerini tahrip ederek Alevi mahallelerine yöneldiler. Barikat kuran mahalleli, kendini korumaya çalışıyordu ancak kırmızı renkli Renault marka bir otomobil mahalleye sızarak silahla sokakları taradı. Sonradan yapılan soruşturma ve tanıklıklarda ortaya çıktı ki, o otomobilin içinde polisler vardı ve devlet Alevileri sözde olayların yatışması için barikatları kaldırmaya zorlarken, aslında Alevilerin imha edilmesine cevaz veriyordu. Nitekim Alevi mahallesine barikatları yıkarak giren panzerin ateşiyle hamile bir kadın ve bir öğretmen hayatını kaybetti, yaşlı bir kadın panzerin altında kaldı. Süleyman Ateş isimli tıp öğrencisi panzerin ateşiyle yaralanarak götürüldüğü kontrgerillanın kalesi SSK Hastanesi’nde işkence görerek öldürüldü. Olayların sorumluluğu her zamanki gibi solculara yüklendi, birçok kişi gözaltına alındı.
1993 Sivas ve 1995 Gazi Mahallesi katliamları ise yakın tarihimize ait. Sivas’ta 33 kişi, Gazi’de 19 kişi devletin tertibi olduğu çok açık olan provokasyonlarda hayatını kaybetti.
Takiye düştü kel göründü
2002’den bu yana iktidarda olan AKP, başlarda gayrimüslimlere ve Alevilere karşı “hoşgörü ve eşitlik”ten söz ederken, Aleviler Yavuz Selim’den TC hükümetlerine uzanan binlerce yıllık kolektif hafızanın verdiği deneyimle, bu “yeni” söyleme güvenmediler. Yıllar geçtikçe de, bu “Sünni padişahlık” peşindeki takiyeci partinin yaldızları bir bir döküldü. Reyhanlı’da “ölen Sünni vatandaşlar” lafzından tutun da, “Ali’siz Aleviler” hakaretine; Sivas davasından Kobane direnişine tüm soruşturmaların kapatılmasına; Sünni İslam’ı öğreten zorunlu din dersinden her yeri kaplayan İmam Hatiplere kadar, RTE’nin arkasına dizilmiş ikbal meftunlarının ağızlarından damlayan nefret halen bütün Aleviler için gün gibi ortada.
İşte Aleviler,  asimilasyona ve zorunlu din dersine karşı Ankara’ya yürümeye bu bin yıllık kolektif hafızada beliren “alarm” bilgisiyle başladılar. Yurdun birçok noktasından yürüyüşe geçerek 12 Ekim’de Ankara’da bir mitingle sonlanacak olan eylemin muhatabı bana kalırsa hükümetten çok kamuoyu idi. “Katliam çanları yeniden çalmaya başladı” diyordu Aleviler. Sınırımızda yaşanan savaşta işgalci katillerin tarafını tutan iktidara ve onun ülkedeki paramiliter gücü olmaya aday IŞİD sempatizanlarına dikkat çekiyor, herkesi uyanık olmaya çağırıyordu. Sözün özü, “Yine üzerimize gelecekler, bizi yakacaklar, bu kez önleyin!” diye bağırıyorlardı.
Bu yürüyüşün içerdiği uyarıyı herkesten daha iyi anlayan mezhepçi saldırganlar oldu. 7 Ekim’de Bolu’nun Gerede ilçesinde Alevilere saldırdılar. Ellerinde silahlar ve tornavidalar vardı. Yürüyüşü engellemek istediler. Saldırıdan kısa bir süre önce de bir araç yanlarına yaklaşmış, polis olduğunu söyleyen kişiler eylemcileri sorguya çekmişti. Eylemciler durmayınca, 500 metre sonra bu kez saldırganlar çıktı karşılarına. Beş arabadan inen saldırganlar, “Derdiniz ne lan sizin?” deyip üstlerine yürüdü. O sırada orada olan CHP’li milletvekillerinin müdahalesiyle can kaybı yaşanmadı, olay yatıştı ve yürüyüş devam etti.
Bu arada hükümet de, Kobane olayları nedeniyle mitingin iptal edilmesi yönünde baskı yapmaya başladı. Miting tertip komitesi, bir basın toplantısı düzenleyerek tehdit mektup ve telefonları aldıklarını; mitingin büyük bir provokasyonla kana bulanacağı, yeni bir Sivas katliamı için vesile yapılacağı, mitinge gelecek kitlenin can güvenliğinin kesinlikle olmadığı, bu nedenlerle mitingin kesinlikle yapılmaması gerektiği biçiminde baskılar yaşandığını belirtti. Bu baskılar, miting bileşeni olan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin mitingden çekilmesiyle sonuçlandı. PSAKD, “Kobane olaylarının gündemi değiştirmesi”ni gerekçe gösteriyordu ama aslında Kobane’yi kuşatan ve Alevileri yok sayan zihniyetin tek bir merkezden üretildiğini, dolayısıyla gündemin tam da bu nedenle örtüştüğünü herkes biliyordu.
Alevi örgütleri, AKP’nin tek din, tek mezhep merkezli politikalarına karşı yapacağı mitingden vazgeçmedi. 12 Ekim günü IŞİD’in siyah bayraklarına karşı beyaz bayraklarını alarak Ankara Sıhhiye Meydanı’nda toplandılar. Ancak baskılar karşısında bir arada durulamaması ve yapılan tehditler, birçok siyasi kurumun da mitinge kitlesel olarak katılımını engelledi. Mitingi yapmak direncini gösteren tertip komitesi dahi, baskılar karşısında geri adım attı: Ankara’da miting için afişleme çalışması yapılmadı, Alevilerin yoğunlukla yaşadığı şehirlerden otobüs kaldırmadı, muhtemelen komite olası bir provokasyon karşısında vebal altında kalmaktan çekinmişti. Sosyal medyada yayılan provokasyon korkusunun da katkısıyla, mitinge katılım oldukça düşük düzeyde kaldı.
Burada söz konusu etmeye çalıştığım şey, herhangi bir kurumun suçlu ilan edilmesi değil. Bu gibi durumlarda kitleleri sokağa çağırmak ve onların güvenliğini almak öncelikle tarihsel bir sorumluluktur. Kitleleri sokağa çağırıyorsanız, hem eylemin başına geçebilecek örgütlü gücünüz olmalıdır, hem de olası provokasyonlara karşı kitleyi koruyabilecek güvenliğiniz. Ancak tarih, ne yazık ki çoğu kez, bizi beklemez ve böyle anlar çok da hazır olmadığımız zamanlarda önümüze dikilir. Böyle anlarda artık ferah bir seçim yapma şansımız yoktur; saflar karşılıklı netleşmiştir: Ya yok edilmeyi kabul eder, ya da direniriz. O halde tarihin bize hazırladığı bu anlarda, barikatın bu tarafını güçlendirmekten başka yapabileceğimiz bir şey var mı?
Tabii, eğer Kristal Gece ile başlayan Yahudi soykırımından sadece trajik hikâyeler değil, tarihsel dersler çıkarmak istiyorsak…
 

* 6 Aralık 1945 tarihli Nazım Hikmet şiirinden:
Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
— çürüyen diş, dökülen et —,
bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet…
Source: 1938’den 2014’e, SA’dan IŞİD’e: Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim…*

#germany, #jewish

Gandhi letter Adolf Hitler 1940

Gandhi’s 1940 letter to Adolf Hitler: Seek peace or someone will ‘beat you with your own weapon
 
Mohandas Gandhi, frequently known by the honorific Mahatma (meaning “great soul”), was famous for advocating civil disobedience and nonviolence to achieve his goals.
Starting in 1921, Gandhi led the Indian independence movement through such methods, finally achieving freedom from the British empire in 1947, just six months before his death.
Less known is Gandhi’s efforts through a series of letters in 1939 and 1940 to keep German dictator Adolf Hitler from starting a war in Europe.
Gandhi took it upon himself to prevent World War II by not only encouraging Hitler to seek peace but also by telling the British people to oppose Hitler and Italy’s Benito Mussolini by nonviolent means, even as Nazi Germany and Italy sought to destroy the country.
“In nonviolent technique, as I have said, there is no such thing as defeat. It is all ‘do or die’ without killing or hurting,” Gandhi wrote to Hitler. “It can be used practically without money and obviously without the aid of science of destruction which you have brought to such perfection.
“It is a marvel to me that you do not see that it is nobody’s monopoly. If not the British, some other power will certainly improve upon your method and beat you with your own weapon. You are leaving no legacy to your people of which they would feel proud.”
Here is the full version, which is the longer of Gandhi’s two letters to Hitler:
Dear friend,
That I address you as a friend is no formality. I own no foes. My business in life has been for the past 33 years to enlist the friendship of the whole of humanity by befriending mankind, irrespective of race, colour or creed.
I hope you will have the time and desire to know how a good portion of humanity who have view living under the influence of that doctrine of universal friendship view your action. We have no doubt about your bravery or devotion to your fatherland, nor do we believe that you are the monster described by your opponents. But your own writings and pronouncements and those of your friends and admirers leave no room for doubt that many of your acts are monstrous and unbecoming of human dignity, especially in the estimation of men like me who believe in universal friendliness. Such are your humiliation of Czechoslovakia, the rape of Poland and the swallowing of Denmark. I am aware that your view of life regards such spoliations as virtuous acts. But we have been taught from childhood to regard them as acts degrading humanity. Hence we cannot possibly wish success to your arms.
But ours is a unique position. We resist British Imperialism no less than Nazism. If there is a difference, it is in degree. One-fifth of the human race has been brought under the British heel by means that will not bear scrutiny. Our resistance to it does not mean harm to the British people. We seek to convert them, not to defeat them on the battlefield. Ours is an unarmed revolt against the British rule. But whether we convert them or not, we are determined to make their rule impossible by non-violent non-co-operation. It is a method in its nature indefensible. It is based on the knowledge that no spoliation can compass his end without a certain degree of co-operation, willing or compulsory, of the victim. Our rulers may have our land and bodies but not our souls. They can have the former only by complete destruction of every Indian—man, woman and child. That all may not rise to that degree of heroism and that a fair amount of frightfulness can bend the back of revolt is true but the argument would be beside the point. For, if a fair number of men and women be found in India who would be prepared without any ill will against the spoliators to lay down their lives rather than bend the knee to them, they would have shown the way to freedom from the tyranny of violence. I ask you to believe me when I say that you will find an unexpected number of such men and women in India. They have been having that training for the past 20 years.
We have been trying for the past half a century to throw off the British rule. The movement of independence has been never so strong as now. The most powerful political organisation, I mean the Indian National Congress, is trying to achieve this end. We have attained a very fair measure of success through non-violent effort. We were groping for the right means to combat the most organised violence in the world which the British power represents. You have challenged it. It remains to be seen which is the better organised, the German or the British. We know what the British heel means for us and the non-European races of the world. But we would never wish to end the British rule with German aid. We have found in non-violence a force which, if organised, can, without doubt, match itself against a combination of all the most violent forces in the world. In non-violent technique, as I have said, there is no such thing as defeat. It is all ‘do or die’ without killing or hurting. It can be used practically without money and obviously without the aid of science of destruction which you have brought to such perfection. It is a marvel to me that you do not see that it is nobody’s monopoly. If not the British, some other power will certainly improve upon your method and beat you with your own weapon. You are leaving no legacy to your people of which they would feel proud. They cannot take pride in a recital of a cruel deed, however skilfully planned. I, therefore, appeal to you in the name of humanity to stop the war. You will lose nothing by referring all the matters of dispute between you and Great Britain to an international tribunal of your joint choice. If you attain success in the war, it will not prove that you were in the right. It will only prove that your power of destruction was greater. Whereas an award by an impartial tribunal will show as far as it is humanly possible which party was in the right.
You know that not long ago I made an appeal to every Briton to accept my method of non-violent resistance. I did it because the British know me as a friend though a rebel. I am a stranger to you and your people. I have not the courage to make you the appeal I made to every Briton. Not that it would not apply to you with the same force as to the British. But my present proposal is much simple because much more practical and familiar.
During this season when the hearts of the peoples of Europe yearn for peace, we have suspended even our own peaceful struggle. Is it too much to ask you to make an effort for peace during a time which may mean nothing to you personally but which must mean much to the millions of Europeans whose dumb cry for peace I hear, for my ears are attended to hearing the dumb millions? I had intended to address a joint appeal to you and Signor Mussolini, whom I had the privilege of meeting when I was in Rome during my visit to England as a delegate to the Round Table Conference. I hope that he will take this as addressed to him also with the necessary changes.
Gandhi letter Adolf Hitler

#david-cameron, #europe, #germany